Biz, işte Deniz’lere attırılmayan o adımı atıyoruz.
Partileşiyoruz...

Türkiye’nin dört bir tarafına gerçek Atatürk’ü, gerçek Deniz Gezmiş’i götürüyoruz...

Artık Deniz’in babasına yazdığı Kemalist mektupların üstündeki sansür kalktı.

Artık Deniz’in Atatürkçü savunması üzerinde sansür kalktı.

Artık Deniz’in Türk bayrağıyla yürüyen resimlerini görebileceksiniz.

Artık Deniz’in kendisini İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak tanımlayan, Mustafa Kemal idealinin devamcısı olarak gösteren konuşmalarını dinleyebileceksiniz.

Artık Deniz’in Türk milletini Mustafa Kemal saflarına çağıran bildirilerini okuyabileceksiniz...

Artık Atatürk’ü gerçek evladından Deniz’den ayıramayacaklar…

Artık Atatürk’ü Türk milletinden koparamayacaklar…

Artık Deniz’i Türk milletine yanlış anlatamayacaklar...

Çünkü Atatürk’ün ikinci kuşak evlatları,
Üçüncü Kurtuluş Savaşçıları geliyor…

Ulusal Parti geliyor…
|
|
Özgür Erdem
Deniz Gezmiş Atatürkçüydü
Sahte Atatürkçüler...
Türkiye bugüne kadar ne çektiyse sahte Atatürkçülerden çekti...
Sahte Atatürkçüler, öyle bir Atatürk portresi çizdiler ki, dünyanın ilk anti-emperyalist kurtuluş savaşının önderiMustafa Kemal’i statükocu, baskıcı, sağcı, Batıcı, uzlaşmacı sıradan bir devlet adamına indirgediler.
Yaratılan bu sahte Atatürk portresi iki kesimin işine yarıyordu.
Birincisi, Menderes’lerle başlayan sağcı karşı devrimci iktidarlar Atatürk’ün devrimciliğini ve solculuğunu örtbas etmek, böylece Atatürk Türkiyesi’ni tasfiye etmek derdindeydi.
İkincisi, Atatürk’ün ölümünden sonra CHP’yi ele geçiren sağcı-işbirlikçi-uzlaşmacı Batıcı Atatürkçüler, Atatürkçülüğün antiemperyalist ve devrimci yönünü gözlerden uzak tutup kendi statükolarını koruma telaşındaydı.
Yani sağcısıyla, “solcu”suyla bu iki karşı devrimci grup, 1938’den itibaren el ele vermiş, gerçek Atatürk’ü Türk milletinden saklamaya, böylece yeni Atatürk’lerin ortaya çıkmasını engellemeye çalışıyordu.
Mevkilerini, makamlarını korumak için bunu yapmak zorundaydılar.
Bu oyun, Atatürk’ün ölümünden sonra tam 30 yıl sürdü...
68’e kadar...
Tam bağımsızlıkçı ve
Mustafa Kemalci Gençlik
Tarih 10 Kasım 1968... Atatürk’ün ölümünden tam 30 yıl sonra...
Başlarında Deniz Gezmiş’in bulunduğu kalabalık bir devrimci gençlik grubu, ellerinde Türk bayrakları yürüyüş yaparak Ankara’ya giriyor.
Pankartlarında “Tam Bağımsız Türkiye için Mustafa Kemal Yürüyüşü” yazıyor. 29 Ekimde Atatürk’ün Kurtuluş Savaşını başlattığı Samsun’dan başlatmışlar yürüyüşlerini.
Ve Anıtkabir’i ziyaret ediyorlar...
Deniz’in başında bulunduğu grup Anıtkabir Şeref Defteri’ne şunları yazıyor:
“Amerikan emperyalizmine karşı İkinci Kurtuluş Savaşımızda gerçekten izindeyiz. Milli Kurtuluş Savaşımız yok edilemez. Onu yok etmek için bütün Türk milletini yok etmek gerekir.”
Yürüyüş sırasında Türkiye’de yer yerinden oynar.
Sağcı basın günlerce yürüyüşçülerin aleyhine propaganda yapar. Demirel ünlü “Yollar yürümekle aşınmaz” sözünü bu yürüyüş sırasında kullanır.
Atatürk’ün partisi hüviyetini çoktan kaybetmiş, statükoculuğun, sağcılığın, işbirlikçiliğin partisi haline gelmiş CHP de yürüyüşçülere karşıdır. İnönü şöyle der mesela: “Gençlerin, demokrasi düşmanlarına fırsat verebilecek her türlü davranıştın kaçınmalarını isterim.”
Peki nedir bu telaşın nedeni?
Yürüyüşçüler alt tarafı 20-25 kişidir.
Anıtkabir’i ziyaret edenleri ise 300 kişidir...
Korkulan sayıları değildir. 68 Haziranında on binlerce öğrenciyle üniversite işgali yapan gençlerdir bunlar.
Yani kalabalıktırlar aynı zamanda...
Korkulan gençliğin Atatürk’le buluşmasıdır.
Birilerinin çıkıp “İkinci Kurtuluş Savaşı”ndan bahsetmesidir.
Gençlerin “Atam, gerçekten izindeyiz” demesidir.
Anlaşılan Atatürk üzerine sansür, Atatürkçülük üzerine o sağcı yalan kampanyası Türk milletini ancak 30 yıl oyalayabilmiştir...
Su akar yatağını bulur, derler ya...
Gençlik de Atatürk’üyle buluşmuştur.
Korkulan budur.
Deniz:
Mustafa Kemal idealinin evladı
Yürüyüşün başlarına geri dönelim. Deniz Gezmiş’ler Samsun’da Atatürk Anıtı önünde saygı duruşunun ardından bir bildiri dağıtmaya başlarlar:
“Büyük Türk Milleti! Atatürk için toplanalım!
Mustafa Kemal’in milli kurtuluş idealini yaşatmak için, Mustafa Kemal Devrimine saldıran karanlık güçlere dur demek için, Milletçe yabancı uşaklığına düşmekten kurtulmak için, Tam Bağımsız, Gerçekten Demokratik Türkiye için, Gazi Mustafa Kemal’in milli kurtuluşçu saflarında toplanalım!”
Yürüyüşe geçtiklerinde ise Samsun çıkışında gözaltına alınırlar. Bir geceyi emniyette geçirdikten sonra mahkemeye çıkarılırlar. Savcı tutuklanmalarını istemektedir. Anlaşılan iktidar, gençliğin Mustafa Kemal’in ideali için eyleme geçmesini kabullenememektedir.
Ancak Deniz’ler mahkemede çok etkileyici bir savunma yaparlar:
“Burada 24 genç değil, Mustafa Kemal’in kendisi ve ilkeleri yargılanmaktadır.”
Deniz’ler o sırada hakimin karşısında dimdik ayaktadırlar. Çünkü Atatürk’ün Bursa Nutkundan cesaret almaktadırlar:
“Türk genci, inkılâpların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve inkılâpları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu, ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis henüz inkılâp ve cumhuriyetinin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek, ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım’. (...)
İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği.”
Deniz’lerin rehberi işte Atatürk’ün bu devrimcilik anlayışıdır. Bir yıl sonra, 23 Aralık 1969’da Doğan Avcıoğlu’nun çıkardığı Devrim gazetesinde yapılan bir röportajında Deniz Gezmiş, gençlik eylemleriyle ilgili bir soruya şu yanıtı verecektir:
“Devrimci gençlik eylemi, Mustafa Kemalci zinde güçler saflarını birbirlerine kenetlemiştir. Mustafa Kemal adı, geniş öğrenci kitlelerinde daha fazla ağızdan ağza dolaşır olmuş, forumlarda Bursa nutku ve Gençliğe Hitabe tekrarlanmış ve bunlar uygulanmıştır. Emperyalistler ve işbirlikçileri, Gazi Mustafa Kemal’in çizgisinin geniş kitlelerde ve bütün zinde güçlerde yankılanmasından korkmuşlardır bugün.”
Gerçekten de Türkiye’de kurulan Amerikancı-sağcı düzenin en büyük korkusu gençliğin Atatürkçü bir devrimcilik anlayışıyla mücadele etmeye başlamasıdır.
Devrimciliği Atatürk’ten öğrenen Deniz Gezmiş...
Deniz Gezmiş her fırsatta, devrimciliğini de, anti-emperyalistliğini de Atatürk’ten öğrendiğini söylemektedir.
Babasına yazdığı ünlü mektubunda şöyle teşekkür eder babasına:
“Baba, sana müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni.”
Ve bütün eylemlerini de aslında Atatürk’ün Türk gençliğine verdiği görevin yerine getirilmesi olarak görür. Devrim’deki söyleşisinde şöyle söyler:
“Üniversite öğrenimi yapmak Anayasa’nın verdiği bir haktır. Öğrenci olarak devrimci mücadeleye katılmak ise, Mustafa Kemal’in bize yüklediği bir görevdir. Dünyanın bütün gericileri bir araya gelseler, bu hakkımızı ve görevimizi elimizden alamayacaklardır.”
Devrimciliği bu şekilde tanımlayan Deniz Gezmiş, verdikleri mücadeleyi de Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nın devamı olarak görür. Zaten kendilerine de İkinci Kurtuluş Savaşçıları demektedir. Kuracağı örgüte de bu yüzden Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu diyecektir.
Röportajı okumaya devam edelim:
“Bugün Amerikan emperyalizmi saldırganlık yolunu seçmiştir. Buna karşın biz de emperyalizmin parmağının bulunduğu her yerde ona karşı aynı silahlarla mücadele yolunu seçtik. Tıpkı Mustafa Kemal’in 50 yıl önce yaptığı gibi...”
Deniz’in bu sözlerini bir tarih çizelgesine oturtmak çok önemlidir.
Samsun-Ankara yürüyüşünün tarihi 1968’dir. Gençlik hareketinin doruğa ulaştığı yıl...
Yani, Deniz 68’de Atatürkçüdür.
Devrim gazetesine röportaj verdiğinde sene 1969’dur. Gençlik hareketine hem AP iktidarının hem de MHP’li faşist komandoların saldırdığı yıldır.
Deniz 1969’da da Atatürkçüdür.
Mayıs 1970’te hapishaneden arkadaşlarına şu mesajı gönderdiğinde de Atatürkçüdür Deniz:
“Bundan 50 yıl evvel Türkiye halkının devrimci mücadelesiyle kazanılan bağımsızlığımız işbirlikçi sermaye ve feodal mütegalibe tarafından, Amerikan emperyalizmine peşkeş çekilmiştir. Bütün siyasi partiler karşı devrim çizgisinde bu gidişe ayak uydurmuşlardır.”
Babasına kendisini Kemalist yetiştirdiği için teşekkür ettiği mektubu de 1971’in hemen başında yazmıştır. O dönem bir banka soygununa katılmış ve polis tarafından aranmaktadır. Kaçaktır. ODTÜ’de saklanmaktadır. Yani, o koşullarda bile Atatürkçüdür...
Peki sonra? 12 Mart’tan sonra örneğin? Deniz, Atatürkçülükten yine vazgeçmez.
THKO Davası’nda verdiği savunmaya şöyle başlayacaktır:
“Yurdumuzun bağımsızlığı için giriştiğimiz bu kavgada Kurtuluş Savaşımızda şehit olanların onurlarını ve ulusumuzun kaderini korumaya kararlı olduğumuzu bildiriyoruz.
Kurtuluş Savaşımızın tüm şehitlerine selam olsun.”
Kurtuluş Savaşı şehitlerine selam olsun diyerek savunmasına başlayan Deniz, mahkeme süresince de bütün eylemlerini Atatürk’ün devrimci mirasına bağlı kalmak olarak anlatacaktır. Kendisini İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak tanımlayan Deniz için Kurtuluş Savaşı’nın aslı, yani birincisi şöyledir:
“19 Mayıs 1919, saldırgan emperyalistlere ve onların emrindeki iç düşmana karşı, Mustafa Kemal önderliğinde, Türk halkını örgütlemek için Kurtuluş Savaşının politik anlamda başlangıcıdır. 19 Mayıs 1919, emperyalizme, padişahlığa, hükümete ve köhnemiş devlet yapısına karşı Mustafa Kemal ve arkadaşları önderliğinde yürütülen devrimin başlangıcıdır. 19 Mayıs 1919, Ulusal Kurtuluş Mücadelesi için Mustafa Kemal ve arkadaşlarının, halkın silahlı gücü ve öncüsü olarak harekete geçişidir.”
Savunmasının sonlarına doğru ise, kendilerini idamla yargılayan mahkemeden korkmadıklarını söylerken de gelenek olarak Atatürk’e dayanacaktır. Ve 12 Mart’ın faşist mahkemesini Atatürk’ü yargılayanlara benzetecektir:
“Biz 50 sene evvel Kurtuluş Savaşı vermiş bir ülkenin çocukları olarak Kurtuluş Savaşı’nın gerçek tahlilini yapmaya her zaman için muktediriz. Biz yine çok iyi biliriz ki Türkiye Kurtuluş Savaşı’nı yapmak için Samsun’a çıkanlara İstanbul örfi idaresince ve mahkemelerince idam cezası verilmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki, Osmanlı İmparatorluğu yüzlerce generalinden ancak birkaç tanesi Kurtuluş Savaşı’na iştirak etmiştir. Ve yine bilmekteyiz ki Kurtuluş Savaşı yapıldığı sırada İstanbul’da bulunanlar bunları yapanlara eşkıya demiştir.”
Görüldüğü gibi Deniz Gezmiş Atatürkçü mü değil mi tartışması son derece abestir.
Deniz taktiksel olarak ya da koşullar gerektirdiği için Atatürkçü olmuş falan değildir. Kimileri ise Deniz’in başlangıçta Atatürkçü olduğunu ama mücadele sürecinde gittikçe solculaştığını ve ve Atatürkçülükten koptuğnuu söyler. Böyle bir durumun olmadığı da ortadadır. 12 Mart faşizminin kendisini yargıladığı koşullarda bile Deniz Atatürkçülükten kopmamıştır.
Görüldüğü gibi, Deniz bütün hayatı boyunca Atatürkçü olmuştur.
Ve bunu devrimciliğin ve ulusal kurtuluşçuluğun bir gereği olarak görmüştür...
Sahte Atatürkçülerden
sahte Deniz Gezmişçilere...
Nasıl sahte bir “Atatürkçülük” varsa, sahte bir “Deniz Gezmişçilik” de var.
Atatürk’ün anti-emperyalistliği, devrimciliği, solculuğu nasıl gizlenmeye saklandıysa, Deniz’in Atatürkçülüğü de unutturulmak istendi yıllarca.
Atatürk’e yönelik sansürün, çarpıtmanın aynısı Deniz’e yapıldı.
Çünkü Deniz, Atatürk’ü örnek alan bir devrimciydi.
Atatürk’ün ölümünden 30 yıl sonra, sahte Atatürkçülüğü yerle bir eden, Atatürk’ü yine Türk milletiyle buluşturan, Atatürk devrimciliğini yine ayağa kaldıran Deniz olmuştu.
Atatürk’ün evladıydı.
Babasının kaderini paylaşması da çok normaldi.
6 Mayıs 1972...
Deniz’in ölüm tarihi. Sahte Atatürkçüler, sağcı işbirlikçi iktidar, 12 Mart faşizmi ve Amerikan emperyalizmi tarafından kurban edildiği tarih...
Deniz’lerin ölümüyle birlikte “sahtecilerin” sansürü ikiye katlanmıştı. Saklanan gerçek Atatürk’ün yanına gerçek Deniz Gezmiş de eklendi.
Ve Deniz’lerin ölümünden yine tam 30 yıl sonra, 8 Nisan 2002’de devrimci gençler Deniz’lerin ve Atatürk’ün izinden gittiklerini söyleyerek TÜRKSOLU’nu çıkarmaya başladılar...
Deniz’lerin girdiği o çok zor yola baş koymaya, yani “Atatürk’ün gerçekten izinde olmaya” kararlıydılar.
İşleri iki kat daha zordu. Çünkü sansür sadece Atatürk üzerinde değil, artık Deniz Gezmiş üzerinde de vardı.
Nasıl ki sahte Atatürkçülük sayesinde hem sağcı iktidarlar hem de ona karşı mücadele etmesi gerekip de etmeyen statükocular konumlarını koruyorsa, Deniz açısından da durum aynıydı.
Türk gencinin Deniz gerçeğiyle buluşmaması, Türk insanının Deniz’in Atatürkçü, milliyetçi yönünü bilmemesi, en çok sağcı iktidarların ve Türkiye üzerinde emelleri olan emperyalistlerin işine yarıyordu. Çünkü bu şekilde Türkiye’de devrimci mücadele de bir türlü Türk milletiyle buluşamıyor, marjinal kalıyordu.
Yıllardır kendisini “Deniz’in arkadaşı,” “Deniz’in yoldaşı,” “Deniz’in Hukuk Fakültesinden sıra arkadaşı” olarak tanıtanlar için de gerekliydi bu sansür. Gerçek Deniz Gezmiş’i saklarlarsa, kimsenin onlardan şu hesabı sorması mümkün olmayacaktı:
Deniz Atatürkçüydü.
Peki yaptığınız bu Kürtçülük ne?
Bu işbirlikçilik ne?
Bu reformculuk ne?
Bu Ermenicilik ne?
Bu Türk düşmanlığı ne?
Bu Ordu düşmanlığı ne?
Bu Atatürk düşmanlığı ne?..
Gerçek Deniz Gezmiş gözlerden uzak kaldığı sürece onlar da sözde devrimci konumlarını koruyacaklar, rahatlarını bozmadan mevki makam sahibi olmaya devam edeceklerdi. 6 Mayıs’tan 6 Mayıs’a televizyonlarda boy göstermek, Deniz’in mezarı başında nutuk atmak, bir iki Deniz anmasında konuşmacı olarak çağırılmak yeterdi onlar için...
Ama anlaşılan bir milletin hafızası en fazla 30 yıl baskı altında tutulabiliyor.
Deniz’ler nasıl Atatürk’ün ölümünden tam 30 yıl sonra Atatürk bayrağını tekrar yükselttiyse, TÜRKSOLU da Deniz’lerin ölümünden yine tam 30 yıl sonra Atatürk ve Deniz Gezmiş bayrağını tekrar yükseltmeye karar verdi.
Üstelik biz Deniz’lerin atamadığı o adımı da attık. Partileştik...
Deniz’ler partileşmeye doğru giderken 12 Mart Faşizmi tarafından engellenmiş, bambaşka mecralara sürüklenmişlerdi. Ve devrimci gençlik hareketinin gerçek Atatürkçülüğü Türk milletine ulaştırmasının önüne geçilmişti.
Biz, işte Deniz’lere attırılmayan o adımı atıyoruz.
Partileşiyoruz...
Türkiye’nin dört bir tarafına gerçek Atatürk’ü, gerçek Deniz Gezmiş’i götürüyoruz...
Artık Deniz’in babasına yazdığı Kemalist mektupların üstündeki sansür kalktı.
Artık Deniz’in Atatürkçü savunması üzerinde sansür kalktı.
Artık Deniz’in Türk bayrağıyla yürüyen resimlerini görebileceksiniz.
Artık Deniz’in kendisini İkinci Kurtuluş Savaşçısı olarak tanımlayan, Mustafa Kemal idealinin devamcısı olarak gösteren konuşmalarını dinleyebileceksiniz.
Artık Deniz’in Türk milletini Mustafa Kemal saflarına çağıran bildirilerini okuyabileceksiniz...
Artık Atatürk’ü gerçek evladından Deniz’den ayıramayacaklar…
Artık Atatürk’ü Türk milletinden koparamayacaklar…
Artık Deniz’i Türk milletine yanlış anlatamayacaklar...
Çünkü Atatürk’ün ikinci kuşak evlatları, Üçüncü Kurtuluş Savaşçıları geliyor…
Ulusal Parti geliyor…
|